Gülen Hareketi ve İslam

Öncelikle M. F. Gülen hareketinin ideolojik bir yapılanma biçimi olmadığını açıklıkla vurgulayalım. Zira başta M. F. Gülen Hocaefendinin kendisi hiçbir şekilde dini ya da siyasi bir ideoloji gütmemiştir. Özellikle dinin siyasal bir ideoloji haline getirilmesi ve yorumlanmasına karşıdır. Bu yüzden M. F. Gülen hareketini, klasik İslamcı ideoloji ile hareket eden bir dini hareket olarak algılamak yanlıştır. Bilindiği gibi klasik İslamcılığı uluslararası düzleme taşıyan en temel saik, sömürge hareketleriydi. Yine bilindiği gibi uluslararası sömürge yalnızca İslam dünyasında değil, tüm üçüncü dünya ülkelerine yönelik “Oryantalizm” diye nitelenen siyasi ve ideolojik bir düşünce hareketini örgütledi. Bu hareket kısaca batı kültür ve medeniyet havzası dışında kalan bütün kültür ve uygarlıkları, geri kalmış, barbar, egzotik ve üçüncü dünya olarak tanımladı. Bu siyasi kültür olarak en az iki asırdır aşina olduğumuz basit bir “ötekileştirme” ameliyesiydi ve Oryantalizm tam iki asır ulus ve kıtalar arası ilişkilerinde bu ideolojiye yaslandı. Oryantalizm, 19. yüzyılda Batı’nın siyasal, askerî ve ekonomik yayılmacılığını kolaylaştıracak kültürel değişimi sağlamak için üretilen bir ideolojiydi ve iki asırdan fazla bu vazifeyi gördü. Oryantalizm, genlerinde böyle uluslararası sömürgeciliğin izlerini taşıyordu. İşte İslam dünyasındaki klasik İslamcı ideoloji bu sömürgeye yönelik muhalif bir siyasal kimlik olarak doğdu. Bugün elbette uluslararası konjonktür, klasik Oryantalizmin ve İslamcılığın ortaya çıktığı siyasal konjonktürden büyük ölçüde farklılaşmıştır. Bugün artık uluslararası konjonktür ve eylem, klasik Oryantalizmin tutunduğu ideolojik temellerden kopmuş, giderek daha insanî, ahlâkî ve evrensel değerlere yönelmiştir. Bu konjonktürel gelişme İslam dünyasındaki hareketleri de belli ölçüde değişime ve dönüşüme uğratmıştır. Muhakkak İslam dünyasında hâlâ klasik İslamcılığın siyasal ve ideolojik kaygılarıyla hareket eden marjinal gruplar vardır. Ancak bunlar hem dayandığı maddi ve kitlesel güç hem de ideolojik örgütlenme bakımından, oldukça zayıf ve dar ufuklu hareketlerdir. Dolayısıyla İslam dünyasındaki tüm oluşumları, klasik İslamcılığın siyasal kaygılarıyla hareket eden ve doğrudan uluslararası ilişkilere yönelen bir tehdit olarak algılamak yanlıştır. Özellikle de Gülen hareketini. Çünkü hareketin en temel dinamiği siyasi ve ideolojik yapılanmadan alabildiğine bağımsız bir dinî, sosyal ve kültürel kimliğe sahip oluşudur. M. F. Gülen Hocaefendi hayatı boyunca aktif siyasetten ve siyasal amaçlar uğrunda çalışmaktan uzak durmuştur. İslam’ın siyasal bir ideoloji olarak sunumunu ise hiçbir zaman benimsememiş, benimsemediği gibi bunun İslam’ı tebliğe yönelik ciddi bir tehdit olduğunu da sık sık vurgulamıştır. Bunu gerek kitlelere hitaplarında, gerekse yazdığı eserlerde açıkça dile getirmiştir. [2]

M. F. Gülen ve hareketi genellikle yanlış olarak algılandığı gibi, yalnızca dinî bir hareket değildir. Sosyal ve kültürel bir kimliğe ve misyona da sahiptir. Batılı analizler dinî hareketleri modernite karşıtı tepkisel hareketler olarak okumaya alışmıştır. Kriz teorileri bağlamında bir yerlere oturtulmaya çalışılmaktadır bu hareketler. Bu okuma biçimini daha sonra geniş olarak irdeleyeceğiz. Gülen hareketini doğru okuyabilmek için hareketler sosyolojisinin yeni kavramlarıyla dahi yetinemeyiz. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, Gülen hareketi bir tepkisel hareket değildir. Varoş kültürüyle, tepkiselliğiyle, kırsallıkla ilgisi yoktur. Hareketin ana dinamiklerini üstlenmiş fertler eğitimli, toplumun en gözde kesimlerinden gelmektedir. Şehirli, yurt içinde ve dışında iyi eğitim görmüş, modern ve çağdaş değerleri özümsemiş, fedakâr bir kadrodur. İdeolojik bir devlet peşinde olmadıkları gibi, resmî devlet ideolojilerine karşı hiçbir yerde herhangi bir tepkisel tavır, dışlama ya da muhalefet geliştirme gibi bir faaliyet içinde de bulunmamışlardır. Radikal ve tepkisel hareketlerdeki gibi mahrumiyet hisleriyle hareket etmiyorlar. Tam aksine bütün ilişkileri uzlaşmacı, diyalog ve hoşgörü temellidir. Toplumdaki mevcut bireysel ve sosyal ilişkilere yönelik tavırları daima müspeti esas almakta; bu ilişkileri güç ve zor kullanarak yıkma/ devirme yerine, düzeni bozmadan alternatif geliştirme ve ona daha sağlıklı ve verimli bir açılım getirme şeklinde gerçekleşmektedir. Bütün ilişkilerin temelinde birey, toplum ve insanlığa hizmet getirme gibi genel bir ideal ve amaç vardır.
Gülen Hareketi Bir Tarikat Hareketi midir?

Gülen hareketinin temel dinamikleriyle klasik İslam tarikat geleneğinin dinamikleri benzeşmekle birlikte gerek sivil insiyatif oluşturma biçimi, gerekse kültürleşme biçimi ile tarikat örgütlenmesinden ayrışmaktadır. Max Weber’in Protestanlık ve Asya dinleri üzerine yaptığı analizlerinde geliştirdiği “dünyevi asketizm” kavramıyla da kısmen analiz edilebilmekle birlikte Gülen hareketi, sivil dinamiklerle organize olmuş bir harekettir. Klasik tasavvuf kültüründeki tevazu, fedakârlık, diğergamlık ve adanmışlık ruhu, halk içinde Hakk’la beraber olma, başkalarının iyiliği için yaşama, karşılıksız hizmet etme, hiçbir niyet ve eyleminden ödül beklentisi içine girmeden ruhi, manevi ve kalbi derinlik… gibi pek çok kavram, hareketin fikri ve ameli dinamikleri arasında yer almaktadır. Ama bu, tarikatlarda olduğu gibi yalnızca insanın kendi içine yönelmez. Aksine içe yöneldiği kadar dışa ve toplumsal olana da yöneliktir. Bu açıdan dini derinlik ve kulluk şuuru daha bütüncül/kuşatıcı ve sosyal amaçlar taşır. Weber kendi kavramsallaştırmasıyla buna “dini ve sosyal ilişkilerin rasyonelleşmesi” olarak bakar. Aslında bu bile Gülen hareketinin rasyonel ve toplumsal dinamiğini bütünüyle kuşatmaz.

Tarikat, daha özel ve mahrem olana yöneliktir. Kişiyi (saliki) dünyadan soğutur, sosyal hayatın içinden kopararak bireysel ve ruhi tecrübe ve çilelere yöneltir. Bütünüyle sosyal hayattan kopmasa da tarikat, daha katı, açılıma müsait olmayan disiplinlerle sürmelidir. Gülen hareketi tarikattan ziyade Mevlana, Yunus, Yesevi çizgisinde daha geniş sosyal bir içerik taşır. Adeta onların çağdaş bir izdüşümüdür. Burada “dini duygu” ile “sosyal eylem” büyük bir uyum içerisinde hareket eder. Çileci unsurlar kişiyi bireysel olarak olgunlaştırdığı gibi, toplumsal olarak da onu ortak hedeflere katılımcı kılmaktadır. Gülen’in hizmet anlayışı ciddi bir adanmışlık ruhunu gerektirmektedir. Bu Weber’in çileci (asketik) tanımına uymakla birlikte ondan daha kapsamlı ve devamlılık arz eden bir dinamiktir.

Normal bir dindarlık, böylesi bir fedakârlığı kaldırmaz. Zira böyle bir dindarlığın sınırları bellidir. Namaz, oruç, zekât, hac vs. bunların her birisinin bir sınırı, miktarı ve ölçüsü vardır. Ama Gülen’in “Hizmet” tanımlaması daha geniş ve süreklilik arz eden bir durumdur. Yalnızca dini temele değil, milli, insani, ahlâki ve evrensel değerlere de tutunur. Devletin ve milletin temel değerlerine ve toplumsal ilişkilere yönelik rasyonel bir tutum izler. Hizmet insanı” denince, işte böylesi geniş bir perspektifi, fedakârlığı ve adanmışlığı kucaklayabilecek geniş yürekli insan kastedilmektedir. Bu da dine, millete ve insanlığa aşkın bir biçimde muhabbeti gerektirmektedir. Gülen’in hareketinde yer alan insanlar işte bu yüzden birer muhabbet fedaisidir. [3]
Gülen Hareketi, Diyalog ve Hoşgörü

Hoşgörü ve diyalog Gülen hareketinin en temel ve en kapsamlı iki dinamiğidir. Küçük ölçekte geliştirilen bu iki kavram, giderek dünya çapında bir uzlaşı kültürünün arayışına dönüşmüştür. Bir arada yaşama düşüncesi, bugün modern devletlerin de örgütlemeye ve felsefi temellerini oluşturmaya çalıştıkları bir sorundur. Diyalog, hoşgörü ve uzlaşma, tarihin hiçbir döneminde bu kadar zaruri ve lüzumlu bir kültür haline gelmemiştir. Zira geçmiş imparatorluklar, uluslararası, siyasal ve hukuki ilişkilerinde uzlaşma esasına değil, çatışma ve savaş esaslarına dayanıyordu. Farklı uygarlıklar, siyasi, ideolojik ve dini muhteva ve kimliklerle de pekiştirilerek kalın duvarlarla birbirinden ayrılmaktaydn Bu da kaçınılmaz olarak onları çatışmaya ve savaşa zorluyordu. Geniş ve uzun ortaçağ boyunca uluslararası hukuka hakim olan konsept “savaş hukuku”ydu. Bu yalnızca uluslararası hukuki literatür açısından değil, devlet ve imparatorlukların iç hukuk nizamları açısından da böyleydi. Dini, ırki ya da kültürel herhangi bir farklılaşmaya hayat hakkı tanınmıyordu. Bu yüzden de ortaçağ boyunca insanlığın medeniyet mücadelesi, kavgacı, çatışmacı ve mücadeleci tutkular üzerinde şekillendi. Osmanlı bunun belki tek istisnasıydı. Bugün Küreselleşmenin de getirdiği yeni konseptler ile medeniyetler ve kültürler arası ilişkilerde diyalog arayışları sürmektedir.

İşte M. F. Gülen hareketi bu arayışların en bariz ve uluslararası düzeye yükselmiş bir örneğidir. Gülen bu arayışlarını dini, fıkhî ve felsefî temellerle güçlendirir. Küresel ölçekte başlattığı eğitim faaliyetlerinin temel amaçlarından birisi de bu dinler ve medeniyetler arası diyaloğa köprü oluşturmaktır.

Ona göre bugün Müslümanlar, kendi kültürel, sosyal ve varoluş kimliklerini çatışma ve kavga gibi yıkıcı değerler üzerinde biçimlendiremezler. Bu, haddi zatında İslam’ın insani ve evrensel değerleri ile bağdaşmaz. Geçmiş dönemlerdeki uzun soluklu savaşlar, o günün uluslararası ilişkilerine hâkim olan güç sorunu ile ilgiliydi. Bu, geçmiş bütün siyasi imparatorluklar ve dini oluşumlar için geçerli olabilirdi. Ama bugün insanlık böyle bir çatışmayı küresel düzeyde kaldıracak güçte değildir. Zaten İslam dininin evrensel değer sistemi, “sulh, karşılıklı diyalog ve hoşgörü” esasına dayanmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk Medine sitesinde bu esası uygulamıştır. Medine’nin yerli ahalisi farklı din ve farklı kültürlere mensup topluluklardan oluşmakta idi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz belki de ilk defa tarihte bugünkü evrensel insan hakları beyannamesinde yer alan ilkeleri dahi aşkın bir değerler sistemi ile hareket ediyordu. Bu tarihsel vesikaların bize gösterdiğine göre, farklı dini ve kültürel kimliklerin karşılıklı hak ve yükümlülükleri açıkça tanımlanmış ve bir konsensüse gidilmişti. Buna göre Müslüman olmayanlar kendi din ve düşüncelerinde, yaşam biçimi ve ibadetlerinde özgür olacak, kimse onlara müdahale etmeyecek ve Müslümanlarla dini, hukuki ve kültürel özerklik temelinde çoğulcu bir organizasyonun ortakları konumunda yaşayacaklardı. Hz. Ali (r.a.), Mısır valisi Malik b. Eşter’e gönderdiği mektubunda bunu sistemli bir hukuki ifadeye döktü. Hz. Ali’ye (r.a.) göre Müslümanların hâkim olduğu bölgelerde yaşayan insanlar iki ana gruba ayrılıyorlardı; biri, “Dinde kardeşlerimiz olan Müslümanlar”, diğeri de “Yaratılışta eşitlerimiz olan gayri Müslimler” Her ikisinin de korunma hakları vardır. Tarihte hiçbir kültür, kendinden başkasını böylesine ontolojik insanî bir temele oturtup yüceltebilmiş değildir. Haddi zatında Hz. Ali’nin (r.a.) bu tanımlaması, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin “Bütün insanlar Adem’in çocuklarıdır, Adem de topraktandır” hadisine dolaylı olarak vurgu yapmaktaydı.

İlk Müslümanların çevre millet ve kültürlerle ilişkileri tamamıyla insanî ve ahlâkî esaslara göre yürüyordu. Aradan neredeyse altı asır geçmişti. Ve biz bu İslamî hassasiyeti şu hâdisede yine müşahade etmekteyiz: 13. yüzyılda Şam bölgesinde üstünlük kuran Moğollar, Müslümanları ve onların korumasında, emanlarında yaşayan bazı Hıristiyan ve Yahudileri de esir almışlardı. Esirlerin serbest bırakılmasını talep etmek için Moğol Komutanı Kutlu Şah’la görüşmek üzere meşhur ilim adamı Takiyyüddin İbn Teymiyye gitti. Moğollar, Müslümanların dışındaki Hıristiyan ve Yahudi esirleri serbest bırakmaya yanaşmadılar. Bunu gören ilim adamı, komutana sert bir üslupla şunları söyledi: “Bütün esirler bırakılmadıkça savaş bitmez. Hıristiyan ve Yahudiler bizim korumamız altındadırlar, onlardan tek bir kişinin dahi esir bırakılmasını kabul edemeyiz.” Müslümanların bu kararlı tutumunu gören Kutlu Şah, bütün esirleri serbest bırakmayı kabul etti. [4]

İşte İslamın, insanlar arasındaki ilişkilere yönelik tavrı buydu ve Müslümanlar, bu hoşgörü ve diyalog esaslarına bağlı kaldığı dönemlerde gerçekten de beraber yaşadıkları diğer dini ve kültürel halkların tüm yaşam biçimlerini ve özgürlüklerini teminat altına alan, geniş ve özgürlükçü bir perspektif geliştirdiler. Bu geniş perspektif, uzun asırlar boyunca İslam toplumlarında sosyo-kültürel temele dayalı bir çoğulculuğun gelişmesine yardım etti. Osmanlı bunun en tipik tezahürlerinden birisiydi.

Gülen hareketi bugün bu hoşgörü esasına bağlı sosyal çoğulculuğun küresel ölçekte yaygınlaşması için çaba sarf ediyor. Şüphesiz geçmişteki çoğulculuk yine de dini esaslarla sınırlıydı. Ancak bugün daha geniş kültürel ve siyasi temellere de ihtiyaç vardır. Böylesi bir uzlaşı kültürünü üretebilmek için farklı medeniyet mensubu insanların da bu çabalara müspet katkıda bulunmaları gerekli. Her milletin geçmişinde ve kültürel mirasında farklı kültürel ya¡ma biçimlerine karşı hoşgörü ve müsamahayı salıklayan insani ve evrensel değerler vardır. Bunların, yeryüzünde ortak ve yaşanabilir bir çoğulculuğun kurulabilmesi için çıkarılıp, müntesiplerince örgütlenmesi gerekmektedir ki Gülen hareketinin çabaları küresel düzeyde karşılık bulsun.
Enes ERGENE
[1] Nisâ sûresi 4/84.

[2] Bkz.: M. F. Gülen, Yeşeren Düşünceler, s. 96; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 107, 128, 139; İşığın Göründüğü Ufuk, s. 11, 82, 86; Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 179; Kendi Dünyamıza Doğru, s. 38; Kırık Testi, s. 110; Sohbet-i Canan, s. 108, 120-126; Fasıldan Fasıla, 1/137-138, 2/232, 4/159; İsmail Ünal, M. F. Gülen’le Amerika’da Bir Ay, s. 96; Mehmet Gündem, M. F. Gülen’le 11 Gün, s. 235.

[3] Bkz.: M. F. Gülen, Ölçü veya Yoldaki İşıklar, s. 107-108; 192; Yeşeren Düşünceler, s. 110, 142; İşığın Göründüğü Ufuk, s. 35; Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 117; Fasıldan Fasıla, 2/127; Sohbet-i Canan, s. 125.

[4] Bkz.: Karadâvî Yusuf, Gayrü’l-Müslimîn fî’l Müctemai’l-İslamî, s. 10.